Wednesday, Dec 08th

Last updateThu, 02 Dec 2021 7am

You are here: Home Article Fikirsizleri yönetmek kolaydır!..

Fikirsizleri yönetmek kolaydır!..

 

Fikirler, gelişme sürecinde bulunan bir toplum için hayatında elde edebileceği en büyük değerlerdir. Fikirler aynı zamanda bir milletin besin kaynağıdır. Fikirler; köklü geçmişi olan Türk Milleti için, yaşayan bireylerin atalarından teslim aldığı en büyük mirastır. Onun için atalarından miras alınan Türk’ün sarsılmaz fikirlerini devam ettirecek kimse olmadığından hüsranı yaşamaya devam etmektedirler.

Maddi servetler, bilimsel buluşlar, teknolojik yenilikler ve benzerlerinin yeri, bu fikirlerden çok daha aşağı seviyededir. Bunlara ulaşmak; sahip olunan fikirlere bağlı olduğu gibi bunların korunmaları da fikirlere bağlıdır.

Fikirlere sahip olan milletler; düşünce metodunu kaybetmeden, elde ettiği bilimsel gerçekleri ve serveti kaybetse bile onların çoğunu tekrar elde eder. Oysa kendine ait verimli düşünme metodunu olan fikirlerini kaybederse anında gerilemeye ve elindeki teknolojik güç ile serveti de kaybetmeye başlar. Bundan dolayı öncelikle fikri değerlere sahip çıkmak gerekir. Bu değerler üzerinde çok verimli düşünme metoduna bağlı olarak maddi servet tekrar kazanıldığı gibi yeni bilimsel buluşlara ve teknolojik gelişmelere doğru da gidilir.

Fikirlerden kasıt, toplumda hayatın gerçekleri ile karşılaştıkları zaman kullanabilecekleri pratikliktir. Böyle bir durumda milletin bireyleri ellerindeki bilgilerle fikirlerini dinamik tutarak, karşılaştıkları olaylar ve hayatın gerçekleri üzerinde bir hükme varmak için bu fikirleri kullanma imkânına sahip olurlar.

İslam toplumları bugün, yukarıdaki anlamda fikirlerden yoksundur. Dolayısıyla onun verimli düşünme metodunu da kaybetmesi doğaldır. Bu bağlamda yetişen yeni nesil kendisinden önceki nesilden herhangi bir verimli İslami fikir almadığı gibi İslâm dışı fikirleri de almamıştır. Doğal olarak İslam’ın verimli bir düşünme metodunu da almamıştır. Kendisi de verimli düşünme metodu ve fikirler elde edememiştir. Bundan dolayı, bulundukları topraklarda maddi servet bulunmasına karşın yoksulluk halinde olmaları, bilimsel buluşların ve teknolojik gelişmelerin teorik olarak kendisine okutulmasına rağmen bunlara somut olarak sahip olmalarıdır. 

Çünkü;

İslam toplumlarının verimli bir düşünme metoduna sahip olmadan bilimsel ve teknolojik birikime ulaşabilmesi mümkün değildir. Yani yaşamında güzel bir şekilde kullanabileceği fikirlere sahip olmadıkça bunu yapamaz. Bundan dolayı Müslüman Milletlerin kendilerine verimli bir düşünme metodu ve fikirler meydana getirmeleri artık bir zorunluluk olmuştur. Sonrasında bu esaslar üzerinde maddi servetlerin kazanılması, bilimsel buluşların ve teknolojik gelişmelerin sağlanması mümkün olur. Bunu yapmadıkları takdirde ileriye bir adım atmadıkları gibi kısır bir döngü içerisinde dolaşmaya devam edilip düşünsel ve bedensel birikimlerini boşa harcarlar, başladıkları yere de geri dönerler.

İslâm toplumunun bugünkü bireyleri, kendine kazandırılmak istenilen karşı fikirlere de bağlanmamıştır. Dolayısıyla verilecek olan bu fikri de kavramamıştır. Bugünün Dünyasındaki gelişmelere baktığımızda;  bu toplumların herhangi bir fikir ve düşünme metodundan yoksun oldukları görülür. Bununla birlikte bu toplumlarda İslâmî fikirleri, bugün Yunanlıların Aristo ve Eflatun felsefelerini ütopik, kurgusal bir düşünce olarak miras aldıkları tarzda almışlardır. Bugünkü İslâm toplumu İslamiyeti bir takım merasim ve törenler olarak, Hıristiyanların miras alınışına benzer bir şekilde almıştır. Aynı zamanda bu toplumlar pratikte gözle görülen başarılar elde etmesinden ve “etkin ekonomik güçleri elinde bulunduran batının” kendisi üzerinde yapılan zoraki uygulamalarına boyun eğmesinden dolayı batının uyguladığı kapitalizme aşık olmuştur. Yoksa bu aşk kapitalist fikirleri gerçekliğini anlayıp kabul etmelerinden kaynaklanmamaktadır. Bu nedenle bu toplumlar yaşam mücadelesinde kapitalist fikirlerin belirlediği programlar üzerinde gitmesine rağmen, düşünsel temelleri itibari ile kapitalizme tümden gebe kalmamıştır. Müslümanlar; İslâm dinini kabul etmesine ve fikirlerini okumasına rağmen, ameli olarak da İslâmî değerlerden uzaktır. (Müslüman Türk Milleti bunun mukayese edilir örneklerinden biridir.)

İslam Milletlerinin; fikirlere olan yaklaşım biçimine gelince; Kapitalist değer ve çözümleri İslâm ile uzlaştırma girişimlerini aşmış, İslâm’ın yenilenen hayat problemlerine çözümler üretmeyeceği kanısına kapılıp kapitalizmin tümden kabulüne yönelik bir hisse kapılmıştır. Hayat mücadelesinde ilerleyerek uygar dünya ile hem yarışmak hem de kendi gözünde ilerlemiş kapitalist milletlerle ya da sosyalizmi taklit edip komünizme giden halklarla birlikte olabilmek için İslâm’ın hükümlerini terk edip diğer hükümleri almada bir sakınca görmemişlerdir. İslâmiyet’e sarılmış gibi görünen kesimlerde de kapitalizme aynı eğilim vardır. Ancak bunlar kapitalizm ile İslamiyet’in hala uzlaştırılabileceğine inanmaktadırlar. Fakat İslâmiyet’i başka fikirlerle ve sistemlerle uzlaştırmaya çalışanların pratikte ve toplumda etkileri yoktur. Yani “insanlar arasında fiilen var olan ilişkilerde bir varlık alanı bulamamışlardır”.

Bundan dolayı hayatın sorunlarına çözüm olarak İslami fikirlerin ve hükümlerin verilmesi zorunluluğu, fikirden ve düşünme metodundan yoksun akıllara çatıştığı gibi sosyalizme ve kapitalizme olan eğilim ve bunların pratik hayattaki uygulamaları ile de çatışır.

Bunun için fikir, akıllarda şok etkisi yaratacak kadar kuvvetli olmazsa insanları etkilemez. Hatta dikkatlerini bile çekmez, çünkü fikir; sathî ve basit akılları derin düşünceye sevk etmesi gerektiği gibi, sapık eğilimleri ve bozuk zevkleri de sarsmalı ki gerçek fikirlere ve hükümlere bir yönelim oluşsun.

Dolayısıyla İslâm davetini yüklenen herkesin kapitalizm ve onun çözümlerinin dayandıkları temelleri ele alıp bozukluğunu gösterip çürütmesi gerekir. Bununla birlikte hayatın yenilenen çeşitli olgularını ele alıp İslâmiyet’in bunlar hakkındaki çözümlerini kabulü için irade ortaya koyması, açıklaması gerekir. 

Müslüman ülkelerin en fazla hakkında ikileme ve ihanete düştükleri ve hayatın içindeki olaylardan en şiddetli sıkıntıları çektikleri alan, yönetimle ve ekonomiyle ilgili olanlardır. Çünkü bunlar Müslümanların en fazla yıpratılıp farklılaştırılmış fikri alanlardır. Bunun yanında, batının kendi düşüncesinin daha fazla yerleşmesi için çaba harcadığı ve pratiğe geçirmek için zorunlu olarak tahrif etmeye çalıştığı fikri alanlardır. İslâm toplumu -sömürgecinin sistemini ve sömürgesini himaye edebilmek için- kasten şekilsel ve biçimsel olarak- zayıf, bilgisiz, ahlaksız yöneticiler tarafından sistemli olarak yönetilmektedir. Fakat iktisadi hayatın tümünde ise pratik olarak kapitalizm uygulanmaktadır. Bundan dolayı ekonomi hakkındaki yeni fikirler, İslâm âleminde ekonomik hayatın gerçeklerine, olgularına çok büyük etkide bulunmuştur. Aslında bu fikirler, onu alt üst edeceği ve köklü bir değişikliğe uğratacağı gibi sömürgeci milletleri, onun ajanlarını, Batı taklitçisi yöneticileri ve karanlık güçleri de sarsacaktır.

Batının iktisadi sistemine hayran olan kişilere bu sistemin güçsüzlüğünü ve Türk’e zıt yapılar, düzenler olduğunu göstermek için Türk’ün potansiyeli daraltan Batı’nın iktisadi yapısını açıklamamız gerekir. Bundan sonra da Türk’ün iktisadi fikirlerini ve iktisadi hayatın problemlerini nasıl en güzel bir şekilde çözüme kavuşturduğunu, bu aşamaların tümünde de Batı’nın iktisat yapısının dünya görüşüyle tümden çeliştiğini gözler önüne sermemiz gerekir.

Batı’nın ideolojinin ekonomi sistemini gözden geçirdiğimizde görürüz ki; onların kafalarında iktisat; insanın ihtiyaçlarını karşılama araç ve yöntemlerini sadece maddi yönü ile inceler. 

Batı’nın iktisadi sistemi üç temel üzere kuruludur.

1- İnsanın ihtiyaçlarına oranla mal ve hizmetlerin azlığı problemi. Yani insanın çeşitli ve değişen ihtiyaçlarına karşı doğanın göreli olarak yetersiz kalması problemi.

2- Üzerinde sürekli olarak araştırma ve inceleme yapılan, üretilen mal ve hizmetin değeri problemi.

3- Fiyat ve fiyatın; üretim, tüketim ve dağıtım süreçlerinde oynadığı rol. Aynı zamanda bu, kapitalist iktisadın temel taşıdır.

Bu sistemde mal ve hizmetlerin göreli olarak az bulunurluğu problemi; mal ve hizmetlerin, insan ihtiyaçlarını tatmin eden öğeler oluşundandır. Yani onlara göre insanın doyuma ulaştırılması gereken (tümüyle maddi) ihtiyaçları vardır. Bunu sağlamak için de araçlara gerek vardır. Bunlar; gıda ve giyim ihtiyaçları gibi elle tutulan, hizmet alanında da sağlık ve eğitim ihtiyaçları gibi soyut ihtiyaçlardır. Manevi ihtiyaçların ekonomik açıdan onlara göre varlıkları kabul edilmemektedir. Zaten onlar bu gibi değerleri ekonomik incelemede dikkate almamaktadırlar.

Doyum sağlayan araçlara gelince; Batı’ya göre fayda esası dikkate anılarak değerlendirilen somut mallar ve biraz daha insan için soyut anlamı olan hizmetlerdir.

Bu fayda kişiseldir. Fayda, bir eşyada bulunan bir özelliğin herhangi bir ihtiyacı doyuma ulaştırmasıdır. İhtiyacın iktisadi açıdan ölçüsü, onun talep edilme miktarı ile ilgilidir ve yararlı olan her şey ekonomik bir değere sahiptir. Bir mal veya hizmet ister zaruri olsun ister olmasın, ister bazı insanlar yararlı bazıları da zararlı görsün; talep gördüğü müddetçe iktisadi açıdan yararlıdır. Bu anlayışları ile Batı kamuoyunun yararlı veya yararsız saydığı eşyayı iktisadi yönden yararlı kabul ederler. Örneğin içki iktisatçılara göre yararlı şeylerdir. Çünkü bazı insanlar onları talep ederler. Bu bağlamda iktisatçı doyum araçlarını bunların başka özelliklerini hiç dikkate almadan sadece doyum sağlama üstünlüklerini gözeterek değerlendirir. Bu örneği uyuşturucu içinde verebiliriz.  Yani fayda ve ihtiyaçlara olması gerektiği şekilde değil de kârlılık açısından bakılır. Daha ötesine gidil. Örnek olarak içkiye bazı bireylerin ihtiyacını tatmin ettiği için ekonomik bir değer olarak, içkiyi yapan insana mal ve hizmet üreten biri gözüyle bakılır. Çünkü bunların iktisadi bir değeri vardır ve bunlarla bazı fertlerin ihtiyacı tatmin edilmektedir.

Beni takip edin. Bir sonraki makalem konuya açıklık ve realite ile uyuşan tatbik kabiliyetli çözümleri önermektedir.

Şahin DUMAN / İşlt.Yük.Müh.

sahinbey1@mynet.com